ETKİNLİKLER
Thumbnail image for http://izdim.org.tr/DesktopModules/FotoBuyutec/images/677/klşl.jpg
Cumhuriyet, halkın seçme ve meşveret hakkı olan idare demektir ve onu kusursuz olarak ilk tâlim eden kitap da Kur'ân-ı Kerîm'dir. Cumhurî idareyi Kur'ân'a zıt göstermek, maksatlı değilse, tamamen bir bilgisizlik eseri; cumhuriyete taraftar olup da, onun kaynağını görmezlikten gelmek ise, inattan başka bir şey değildir. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), krallık iddiasında bulunmadığı gibi, O'nun gözde ve güzide halifeleri de, kendilerine melik ve sultan dedirtmediler. Krallık, İslâm ruhundan uzaklaşmakla ortaya çıktı ve uzaklaşma ölçüsünde de zulüm ve istibdat vasıtası oldu. Hakikî hürriyet ve adalet anlayışına dayanan cumhuriyet, yüksek ve emniyetli bir idare şekli olmasının yanında, fevkalâde nazik bir sistemdir. Ona, bilhassa bu yanı da görülüp gözetilerek sahip çıkılmazsa, bağrında ilhad ve anarşinin çimlenip gelişmesi kaçınılmaz olabilir. Hakikî cumhuriyet, yükselmiş ruhların idare şekli ve insan şerefine de en uygun olanıdır. Henüz olgunluğa erememiş veya insânî kemâlât yollarını sezememiş ham ruhlar için ise o, çölde bir serap ve içinde barınma imkânı olmayan iğreti bir çardak gibidir. Cumhuriyet, hürriyetin anası veya mürebbîsi mesabesindedir. Hürriyet âşıkı nesilleri o besler, o büyütür. O besler, o büyütür ama, cumhuriyet, kat'iyen bir "serseri hürriyet" idaresi de değil; bir fazilet ve ahlâk hürriyeti hükümetidir. Cumhuriyet, insanı yükselten değerlerle insanın yükselmesine zemin hazırlar; sonra da onu, yüksek ahlâkı ve uyanık vicdanıyla başbaşa bırakır. Bundan böyle artık her fert, evinde ve işinde bir irade insanı olarak hep iyiyi ve fazileti düşünür ve yüksek insânî değerleri takip eder. Ruh, özündeki hürriyet arzusuyla, üzerinde herhangi bir hakim güç istemez. Dolayısıyla da, düşünce, davranış ve beyanlarına konacak sınırlandırmaları reaksiyonlarla karşılar. Bu itibarladır ki, cumhuriyete sahip çıkanlar, bir taraftan fertlere geniş hak ve hürriyetler tanırken, diğer taraftan da, onları ahlâk, fazilet, düşünce ve irade insanı olmaya yükseltmelidirler. Dinî duygu ve dinî düşüncenin korunup kollanması, cumhuriyetin gereği ve onun lâzımıdır. Bu itibarla da, böyle bir idarede insanları dinî duygu ve dinî düşüncelerinden ötürü tahkir etmek, onlara tecavüz edip onları karalamak, dolayısıyla cumhuriyeti tahkir ve cumhuriyete tecavüz demektir. Cumhuriyet, onu tam duyup hisseden, düşünüp kavrayan insanlara muhtaçtır. Onun meclisi, hikmet adamları ve düşünürler meclisi gibi vakur, icraatı da, kılı kırk yaran mahkemeler gibi hakperest ve adaletli olmalıdır. M.Fethullah GÜLEN
29 EKİM CUMHURİET BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN
Thumbnail image for http://izdim.org.tr/DesktopModules/FotoBuyutec/images/677/DSC_0238.JPG
Gazeteci yazar Mehmet Altan, medyada uygulanan sansürün boyutuna dikkat çekerek, böyle bir durumun darbe dönemlerinde bile görülmediğini söyledi.Televizyonlarda kimsenin fikirlerini açıkça söyleyemediğini, söyleyenin ise bir daha çağırılmadığını ileri süren Altan, "Ben bu duruma, 'Gazeteci ama yazmaz.' diyorum. Bir şekilde yazdırmıyorlar. Bütün darbeleri yaşadım ama böyle bir sansür görmedim. 28 Şubat'ta acayip uğraşıyorlardı ama o zaman bile yazdım. Böylesine korkutulan, yok edilen, ortadan kaldırılan baskı sürecini hiçbir askerî darbe döneminde hatırlamıyorum." diye konuştu. Gazeteci yazar Altan, İzmir Kültürler Arası Diyalog Merkezi'nin (İZDİM) "İleri Demokrasilerde Sivil Toplum Kuruluşlarının Rolü" konulu programına katıldı. Sivil toplumun önemine vurgu yaparak güncel konulara da değinen Altan, 17-25 Aralık itibariyle Türkiye'nin meşruiyetinin bittiğini savundu. Türkiye'de artık meşru bir rejimin olmadığını iddia ederek, "Siyasi iktidar, 'Her şeyi söylerim, bana bir şey olmaz' gibi bir algı içinde. Hükümet, mahkeme kararları iki yıl uygulanmasın diye yasa çıkardı. Mahkeme kararını polisin uygulamasını engelliyorsan bu bir şekilde meşruiyetini kaybetmiş demektir. Yargıya karşı yapılmış bir darbede, hukukun geçerliliği kalmaz." dedi. Türkiye'de hala bir demokratik yapı olmadığını söyleyen Altan, siyasi partiler yasası olmadıkça demokratikleşmenin de olmayacağını ifade etti. Altan, "Çünkü askerin yaptığı bir yasa, bizim nasıl siyaset yapacağımızı dikte ettiriyor. Toplumun dinamiklerine, bir askerî dönemin mantalitesiyle ayar verilmez." dedi. 'MİLLET DEVLETTEN KORKAR HALE GELDİ' Gelişmiş demokratik ülkelerde sivil toplum bireylerinin, günlük yaşamlarındaki problemleri çözme çabası içerisinde olduğunu kaydeden Altan, şöyle devam etti: "Ama Türkiye'de sistem ve rejim bir türlü demokratikleşmediği için böyle bir durum söz konusu değil. Demokrasisi kadük kamış Türkiye ile demokratikleşmiş ülkelerdeki sivil toplum kuruluşlarını ayrı tutmak lazım. Son dönemlerde insanlarda hep korku var. Millet, devletten korkar hale geldi. Polis çağıracak diye hep bir korku içinde. Devletten bir telefon gelince, 'Acaba bir şey mi yaptım?' diye ödü kopuyor." Sivil toplum kuruluşlarının özellikle demokratikleşme ve özgürlük açısından faaliyet göstermesi gerektiğinin altını çizen Altan, yardım kuruluşlarını yasaklamayı da anlayamadığını dile getirdi. 'HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ YÖNETENLERİ DE BAĞLAR' Siyasi iktidarın, "Ben istediğim her şeyi yaparım. Kimse beni yargılayamaz." algısı içinde olduğunu ifade eden Altan, "Hukukun üstünlüğü kuralı, o toplumu yönetenleri de bağlar. Kim olursan ol, o hukuk kuralları karşısında o toplumun bütün vatandaşları eşittir. Yönetici olmak, hukuk kurallarından azade olmasını sağlamaz. Hukukun üstünlüğü, bütün toplumu bağlar. Sivil iktidar bugün, 'Ben ne yaparsam yapayım yargılayamazsınız.' diyor ama adam vurur, hırsızlık yaparsan, IŞİD'e silah yollarsan darbe olur. Bu toplum bir hukuk bilinci, hukuk geçmişi olmadığı vakit her şeye siyaseten bakıyor. Yargı sistemini denetleyen, siyaset dışında hareket eden, kendi tarihsel birikime olan başka bir denetim mekanizması ortaya çıkıyor. Devlet, yargı sistematiğini harekete geçirmezse o toplum çürür. Suç işlemeye meyilli hale gelir." diye konuştu. 'BU KADAR REZALET YAŞIYORUZ AMA HERKES SUSUYOR' Mehmet Altan, yaşananlar karşısında toplumun sessiz kalmasını da eleştirdi. "Bu kadar rezalet yaşıyoruz ama herkes susuyor. Toplum sessiz." diyen Altan, "Her gün 1 milyon insan evinin önüne ayakkabı koysa, herkes bulunduğu yerde iki dakika dursa, Soma ortaya çıkıncaya kadar bütün illerde sönmeyecek bir ışık konsa çok farklı olur. Her gün normal bir devletin olduğu yerde olmayacak her türlü rezaleti yaşıyoruz." şeklinde konuştu.
Gazeteci yazar Altan, İzmir Kültürler Arası Diyalog Merkezi'nin (İZDİM) "İleri Demokrasilerde Sivil Toplum Kuruluşlarının Rolü" konulu programına katıldı.
Thumbnail image for http://izdim.org.tr/DesktopModules/FotoBuyutec/images/677/DSC_0019.JPG
Aile, Cennette Kurulmuş Bir Kurumdur' 21 Ekim 2014 Salı 12:18 Ege Nilüfer Kadın Dernekleri Federasyonu (ENKAFED) ile İzmir Kültürlerarası Diyalog Merkezi Derneği (İZDİM) tarafından “Kaybolan Değerlerimiz ve Bizim Yuvamız” konulu panel düzenlendi.
Ege Nilüfer Kadın Dernekleri Federasyonu (ENKAFED) ile İzmir Kültürlerarası Diyalog Merkezi Derneği (İZDİM) tarafından “Kaybolan Değerlerimiz ve Bizim Yuvamız” konulu panel düzenlendi. Tepekule Kongre Merkezi'ndeki panelin ilk bölümünde İZDİM Medeniyetler Korosu sahne aldı. Seyircilerin büyük beğenisini toplayan ilahiler, uzun süre alkışlandı. Daha sonra moderatörlüğünü Mehtap TV program sunucusu Ramazan Ümit Şimşek’in yaptığı panelde Uzman Psikolog Ferhat Çelik, Dr. Figen Es ve Pedagog Adem Güneş söz aldı.
'DEĞERLERİMİZİN KAYBOLMASINA, BİR ÇANTANIN KAYBOLMASI KADAR ÜZÜLMÜYORUZ' Toplumda hızla yok olan değerlerin farkına varılmadığını ifade eden Dr. Es, şunları anlattı: “Değerlerimizin kaybolmasına, bir çantanın kaybolması kadar üzülmüyoruz. Nefsimize hoş gelen şeyler değerlerimiz olmuş. Yıllar önce var olan değerler, kendi önceliklerimiz haline gelmiş. Teşhis aşamasına gelemeden bir tanı konması gerekiyordu ve kendi nefsime sordum, 'Figen, neyi kaybedersen üzülürsün?' Önce anne ve babam aklıma geldi. Anne ve babamı kaybedersem gerçekten çok üzülürüm. Sonra evim, eşim ve çocuklarıma bir şey olursa üzülürüm diye düşündüm. Hakikaten hayatımız, bunların arasında panik ataklarla gidiyor. Sonra devam ettim, ne beni heyecanlandırıyor ve korku veriyor diye, mesleğim geldi. Meslek ne olursa olsun, ya işten çıkarılırsam korkusu yaşıyorum. Sonra bunların hepsini geçtim, 'Figenciğim bunların hepsi izafi kavramlar, bunu kendine somutlaştır.' dedim. Çantam kaybolursa çok üzülürüm. Bütün kimliklerim içinde. Kredi kartlarım, ehliyet, nüfus cüzdanı, evin anahtarı, arabanın anahtarı; bu anlamda çantanın kaybolduğunu düşünün. Sıkılır mısınız, sıkılmaz mısınız? Sıkılırsınız. Sonra döndüm kendime, 'Şu çantanın kayboluşu kadar dertleniyor musun?' diye sordum. Alışmışım herhalde, çok da dertlenmiyorum gibi geldi. Kaybolan değerlerimiz var, hattâ nelerin kaybolduğunun bile farkında değiliz.“
'ÇOCUKLARIMIZI DAVRANIŞ KURALLARINA GÖRE EĞİTMEYE ÇALIŞIYORUZ' Ailelerin yaptığı en büyük hatanın davranış eğitiminde yaşandığına dikkat çeken Pedogog Güneşş ise davranış eğitiminde üç kavramın ön plana çıktığını, bunların suçluluk, yetersizlik ve değersizlik hisleri olduğunu kaydetti. İki türlü anne baba modeli olduğunu belirten Güneş, “Bir, çocuklarını davranış eğitimi ile eğitmeye çalışan anne ve babalar. Çocukların davranışlarına odaklanmışlar. Düzgün dur, düzgün otur, yemeğini yedin mi? Hala yatmadı bizimki, hala ders çalışmıyor bu çocuk. Oğlum, sınavın var sınav. Ellerini yıkadın mı? Ya bu çocuk dişlerini bir türlü fırçalamaya alışmadı. Yani konuşma konularına baktığımız zaman hep davranış, hep davranış. Davranışlar da yerine gelmeyince elimizde birkaç tane yaptırım aracı var. Cezalandırmalar. Gelirsem yanına diye diş sıkmalar. Yahut da ödüllendirmeler. Nedir? 10 sayfa kitap okursan, 10 lira vereceğim sana. 20 sayfa okursan, 15 lira vereceğim. Hayır baba, 20 sayfa okursam 20 lira vereceksin. Hep davranış. Çocuklar daha sonra ergenliğe doğru yaklaştıklarında bir kopukluk yaşanıyor. Çocuk başka telden, anne baba başka telden çalıyor. Oğlum dersini çalıştın mı? Hep ders ya, hep ders ya. Pat kapı çarpılıyor. Anne baba, ne oluyor bu çocuğa ya? O çocuğa bir şeyler oluyor aslında. Duyuları işlevselliğini kaybetti ya da kaybediyor.“ dedi.
'AİLELER ÇOCUKLARINI HİSSETMEDİĞİ İÇİN KAYBEDİYOR' Ailelerin çocuklarını duymadığını ve hislerine ortak olamadıklarını belirten Güneş, “Bugünkü ebeveynlerin yansıması olan çocuklar, duymalarını kaybediyor. Bu kadın, bu koca ile niye kavga yapıyor? Aile içinde çatışıyorlar, çünkü birbirlerini duymuyorlar. Aslında temel problemimiz bu. Beni anlamıyor, beni dinlemiyor. Duymuyor, duymuyor. Duyma dediğimiz şey kulağımızın, işitsel bir cihazın çalışması değil. Duyma dediğimiz şey, içsel bir şey. Asıl kaybettiğimiz yer işte orası. Bugün anne ve babalar, çocuklarını yetiştirirken ya yapma, böyle aşağılama şu çocuğu, şu çocuğu cezalandırma, çünkü duymalarını kaybedecek. Eğer çocuklar şu üç temel hissi yaşarsa yetişkinlik yıllarındaki yol ayrımlarına sebep oluyor. Kişilik bozukluklarının en temel üç hissi, çocukluk yıllarında duymalarını kaybettiriyor. Nedir? Birincisi suçluluk hissi, ikincisi yetersizlik hissi, üçüncüsü de değersizlik hissidir.” şeklinde konuştu. 'AİLE, CENNETTE KURULMUŞ BİR KURUMDUR' Çocukların ebeveynlere emanet olduğunun unutulmaması gerektiğini söyleyen Uzman Psikolog Çelik de, “O zaman bize emanet edilen yavruları istenen noktaya anne ve babanın getirebilmesi için iki noktada kendini geliştirmesi, kaybolan değeri varsa onu bulması veya kaybetmediği bir değer varsa onu koruması lazım. Bunlardan iki tanesini, aslında bir tanesini işaret eden iki tanesini küçükçe açıklamaya çalışacağım. Birincisi, çocuğu çok iyi tanıması lazım. Muhatabı olan çocuğu. İki, zamanı çok iyi tanıması lazım. Eğer bu iki noktada zayıflık yaşarsa iyi niyetle kaş yapayım derken göz çıkarabilir. Aile kurumu, cennette kurulmuş bir kurumdur. Adem (AS) babamız, Havva anamız, Rabbim bunları cennette eş kıldı ve aile nerede? Cennette. Allah’ın cennette inşa ettiği bir kurumdur aile kurumu.“ diye konuştu.
Ege Nilüfer Kadın Dernekleri Federasyonu (ENKAFED) ile İzmir Kültürlerarası Diyalog Merkezi Derneği (İZDİM) tarafından “Kaybolan Değerlerimiz ve Bizim Yuvamız” konulu panel düzenlendi.
Thumbnail image for http://izdim.org.tr/DesktopModules/FotoBuyutec/images/677/IMG_3431.JPG
Akademisyenler ‘Mefkure Yolculuğu’ kitabını müzakere etti
İzmir Kültürler Arası Diyalog Merkezi (İZDİM), Nil Yayınları ve Irmak TV işbirliğiyle “Mefkure Yolculuğu” adlı kitabın tanıtım programı düzenlendi. Moderatörlüğünü gazeteci-yazar Kerim Balcı’nın yaptığı programa İzmirlilerin ilgisi yoğundu.
Müzakerenin İslam kültürünün unutulan değerlerinden biri olduğunu belirten Kerim Balcı, “Muhterem Hocaefendi, bu değeri canlandırmak için yıllardır eserleriyle gayret sarf ediyor. Mefkure adlı eserin içerisinde onlarca konuya değiniyor ama müzakere ile alakalı olarak müzakereleri okumanın, ihlası elde etmede şart olduğunu söylüyor.” dedi. Kitapta Hocaefendi’nin nefs muhasebesini de ele aldığını ifade eden Balcı, şöyle devam etti: “Hocaefendi, insanın başına gelen en ufak bir sıkıntıyı bile kendi kendisini sorgulaması için bir fırsat olarak değerlendiriyor. Allah’ın huzurunda bulunmaya yakışmayan ne gibi bir harekette bulunduk da böyle bir sıkıntıya maruz kaldığımızı sorgulamamız gerektiğini vurguluyor.” “İmanın bize öğrettiği en önemli hususlardan birisi, Cenab–ı Hakk’ın huzurunda bulunduğumuzu, her daim O’nun huzurunda olduğumuzu hatırlamak.” diyen Fatih Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Muhit Mert ise insanın amellerinde de buna göre hareket etmesi gerektiğini söyledi. İslam’ın ve imanın da bunu gerektirdiğini ifade eden Prof. Mert, “Dinin esprilerinden birisi de, Cenab–ı Allah’ın huzurunda olma bilincinin müminin zihnine yerleştirmesi. İslam’ı bu çerçevede yaşadığımız zaman yememiz içmemiz, giyinmemiz, insanlarla olan münasebetlerimiz rastgele olmaz. Yaşantımız belli kurallar çerçevesinde olur. İhsan, aslında hayatımızın her cephesiyle alakalıdır.” diye konuştu. Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ali Said Karamanlı da muhasebe ve istiğfarın, hayatın üzerine oturduğu en temel duygulardan birisi olduğunu ifade etti. Karamanlı, insanın kötülüklere eğilimi olduğunu, tövbe, istiğfar ve duayla bunu önleyebileceğini söyledi. Muhasebe duygusuyla da kendisini sorguya çekebileceğini belirten Karamanlı, muhasebe ve istiğfarın Hocaefendi’nin de hayatının en önemli düsturlarından olduğunu aktardı. Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Doç. Dr. Savaş Genç ise süper egoyu öldürebilmenin en önemli unsurlarından birisinin, İslam’ın hac şartı olduğunu dile getirdi. Hocaefendi’nin bahsettiği konuları Batı kültürü ve felsefesiyle de karşılaştıran Genç, Batı’da kiliseye karşı durabilen ve onun hakimiyeti dışında ayakta durabilme yollarını arayabilen bir dindarlık düşüncesi olduğunu ifade etti.
Akademisyenler ‘Mefkure Yolculuğu’ kitabını müzakere etti
FAYDALI LİNKLER

GÖLGELER